Türkiye yaklaşık çeyrek asırdır Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı ile yönetiliyor.
Tam 24 yıl…
Bir insan ömrünün neredeyse üçte biri…
Bu uzun yılların içinde ülkemizde iyi şeyler de oldu, kötü şeyler de…
İlk yıllar adeta “cicim aylarıydı.”
Ekonomi toparlandı, yollar yapıldı, hastaneler açıldı, altyapı yatırımları hızlandı. İnsanlar uzun yıllar sonra ilk kez ekonomik istikrar hissini yaşamaya başladı.
Ama zaman ilerledikçe başka bir Türkiye ortaya çıktı.
Cumhuriyetin yıllarca emek vererek kurduğu dev sanayi kuruluşları birer birer satıldı. Vatandaşa “özelleştirme” denildi. “Devlet hantallıktan kurtulacak, fabrikalar modernleşecek” denildi.
Oysa birçok yerde olan başka bir şeydi.
Dev tesisler üç kuruşa el değiştirdi. Sonra üretim yerine rant konuşulur oldu. Fabrikaların bacaları sustu, arsalarının değeri konuşulmaya başlandı.
Maden sahaları açıldı.
Dağlar oyuldu.
Ormanlar kesildi.
Özellikle Ege’de zeytin ağaçlarının köklerinden sökülmesi toplumun vicdanını yaraladı. İnsanlar sadece ağacı değil, geleceğini kaybettiğini düşündü.
Ekonomi büyüdü denildi ama vatandaşın mutfağı küçüldü.
Emekli maaşı eridi. İşçi ay sonunu getiremez oldu. Memur maaşı daha cebe girmeden buharlaştı. Et artık birçok ev için lüks hale geldi.
Devlet maaşlara beş kuruş zam yaparken vatandaş fırsatçıların eline teslim edildi. “Serbest ekonomi” denilerek insanlar adeta kontrolsüz fiyatların insafına bırakıldı.
Tam bu noktada toplum başka bir kapıya yöneldi.
Yıllardır iktidar yüzü görmeyen Cumhuriyet Halk Partisi belediyelerine umut bağlandı. Yerel seçimlerde büyükşehirlerin önemli bir kısmı muhalefete geçti. İnsanlar “Belki değişim burada başlar” diye düşündü.
Ama bu kez de peş peşe yolsuzluk soruşturmaları gündeme geldi.
Belediye başkanları, bürokratlar, ihaleler, gözaltılar, tutuklamalar…
Elbette hukuk devletinde hiç kimse mahkeme kararı olmadan suçlu ilan edilemez. Belki iftira vardır, belki siyasi hesaplaşma vardır, belki gerçekten suç işleyenler vardır… Bunu zaman ve mahkemeler gösterecek.
Ama bir atasözü vardır:
“Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.”
İşte toplumun kafasını karıştıran da tam olarak bu.
Milyon dolarlar havada uçuşuyor.
Gözaltına alınan bir CHP’li belediye başkanının oğlu çıkıp, “Babamın aday olması için genel başkana milyon dolarlar gönderdim” diyebiliyor.
Bu nasıl bir iştir?
Bu milyon dolarlar nasıl kazanıldı?
Ne için gönderildi?
Verildiği iddia edilen bu paralar nasıl geri alınacaktı?
Hangi imar oyunlarının içinde bu paralar geri çıkacaktı?
Vatandaş bugün bunu sorguluyor.
Öte yandan “Cumhurbaşkanı adayım olacak” denilen bir belediye başkanı aylardır cezaevinde.
Tarafsızlığı tartışılan televizyonlarda ve gazetelerde her gün yeni yolsuzluk iddiaları konuşuluyor.
Muhalefet bunların siyasi operasyon olduğunu söylüyor. İktidar ise “Yargı işini yapıyor” diyor.
Peki gerçek ne?
İşte toplum tam burada ortada kalıyor.
Bir tarafta yıllardır ülkeyi yöneten iktidara duyulan öfke…
Diğer tarafta umut bağlanan muhalefet hakkında ortaya çıkan ağır iddialar…
Vatandaş artık parti kavgasından yoruldu.
Çünkü insanların derdi ideolojik sloganlar değil; geçim derdi, adalet duygusu ve güven meselesi…
Tam da bu ortamda erken seçim tartışmaları gündeme geliyor.
Recep Tayyip Erdoğan’ın yeniden aday olup olamayacağı da ülkenin en büyük siyasi tartışmalarından biri haline gelmiş durumda.
Anayasa’ya göre cumhurbaşkanı normal şartlarda iki kez seçilebiliyor. Erdoğan 2014’te ilk kez, 2018’de ikinci kez, 2023’te ise yeniden seçildi.
Bu nedenle muhalefetin bir bölümü “Bir daha aday olamaz” görüşünü savunuyor.
Ancak iktidar cephesi ve bazı hukukçular ise 2017 anayasa değişikliğiyle sistemin tamamen değiştiğini, 2018’in yeni sistemin ilk seçimi sayılması gerektiğini öne sürüyor.
Bir de erken seçim senaryosu var.
Anayasadaki yaygın yoruma göre eğer seçimleri Türkiye Büyük Millet Meclisi yenileme kararı alırsa mevcut cumhurbaşkanı yeniden aday olabiliyor.
Eğer seçim kararı cumhurbaşkanının kendisi tarafından alınırsa durum daha tartışmalı hale geliyor.
Yani hukuki yorumlar farklı.
Son sözü yine YSK, Meclis süreci ve anayasal yorumlar belirleyecek.
Ama görünen gerçek şu:
Türkiye bugün sadece ekonomik değil, aynı zamanda büyük bir güven krizi yaşıyor.
İnsanlar artık sadece iktidarı değil, muhalefeti de sorguluyor.
Belki de bugün bu ülkenin en büyük ihtiyacı yeni sloganlar değil; dürüstlük, liyakat ve hesap verebilirliktir.
Evet. Süleyman Demirel başta olmak üzere Türk siyasetinde ekonomi ve geçim üzerine çok kullanılan, halk arasında yer etmiş birçok söz vardır.
İktidar, oturup aşağıdaki bazıları rahmetli olmuş liderlerin sözlerini tekrar tekrar okumalı ne dersiniz ?
Süleyman Demirel
“Boş tencerenin yıkamayacağı iktidar yoktur.”
Süleyman Demirel
“Vatandaşın mutfağına bakacaksın.”
Bülent Ecevit
“Ne ezen, ne ezilen; insanca hakça bir düzen.”
Turgut Özal
“Benim memurum işini bilir.”
(Ekonomi ve devlet düzeni tartışmalarında yıllarca konuşulan sözlerden biri oldu.)
Necmettin Erbakan
“Faiz, en büyük sömürü düzenidir.”
Recep Tayyip Erdoğan
“Enflasyon, halkın cebinden çalan gizli vergidir.”
Kemal Kılıçdaroğlu
“Mutfakta yangın var.”
Devlet Bahçeli
“Askıda ekmek utançtır.”
Öte yandan halk arasında ise;
“Aç ayı oynamaz.”
“Geçim olmazsa seçim olur.”
“Tencere kaynamıyorsa evde huzur olmaz.”
“Paranın dini imanı olmaz.”
“Ucuz etin yahnisi yavan olur.”
“Borç yiğidin kamçısıdır ama fazlası zincir olur.”
Çünkü vatandaşın artık en çok sorduğu soru şudur:
“Biz gerçekten kime güveneceğiz?”